14 HAZİRAN 2010
PZT 10:09
Başlıktaki sorunun cevabını bulabilmek için önce son haftalarda yaşanan iki önemli gelişmeyi yeniden hatırlayalım…
Türkiye, Brezilya’yı da yanına alarak İran ile “uranyum takas anlaşması” imzaladı. Böyle bir anlaşmanın imzalanmasını ABD Başkanı Obama istedi, bu talebini içeren bir mektubu her iki ülkeye de gönderdi. Türkiye, İran ile anlaşmayı imzalamadan önce BM Güvenlik Konseyi üyesi tüm ülkelere konuyla ilgili bilgi verdi, detaylarını anlattı, neyi amaçladığını söyledi; hepsi de bu anlaşmanın önemli olduğunu vurguladı, Türkiye’nin dünya barışına hizmet edecek bir iş yaptığını söyleyip sırtımızı sıvazladı.
Sonra bakın ne oldu: BM Güvenlik Konseyi toplandı, İran’a yeni yaptırımlar uygulanması konusunda karar aldı. Yapılan takas anlaşmasına fırsat tanınmadı, böyle bir anlaşma yok sayıldı. BM’deki oylamada Türkiye ve Brezilya imzaladıkları anlaşmanın arkasında durarak “hayır” oyu kullandılar. BM’den dünyaya yansıtılan ve küresel medya vasıtasıyla da desteklenen görüntü ise, Türkiye ile Brezilya’nın dünya barışını tehdit eden İran ile aynı safta olduğuydu!
Kimse BM Güvenlik Konseyi üyelerinin tümünün destek verdiği uranyum takas anlaşmasını sormadı, böyle bir anlaşmayı imzalayarak barışa katkıda bulunmak isteyen Türkiye’nin çabalarını aklına getirmedi.
Planları Türkiye’yi uluslararası alanda “Batı Bloğundan kopmaya başlayan bir ülke” olarak göstermekti, Türkiye’nin ekseninin kaydığı yönündeki tartışmaları yeniden başlatmaktı; nitekim bunu başardılar da…
İsrail’in açık hapishaneye çevirdiği Gazze’ye yapılan insani yardım konusunda da ABD ve AB üyeleri tarafından Türkiye’ye bilinçli bir tezgahın hazırlandığı şimdi daha iyi görülüyor.
Türkiye’den kalkan gemilerin Gazze’ye insani yardım götürmesini destekleyen bu güçler, İsrail’in hukuk ve insanlık dışı müdahalesi sonrasında yeterli tepkiyi göstermediler, yalnızca üzüntülerini belirtmekle yetindiler, göstermelik kınama kararları aldılar.
Ama bu olaydan sonra Türkiye’nin HAMAS ile yakın ilişki kurduğu iddiasını her platformda seslendirmeye başladılar, Batı Bloğunun “tehlikeli” diye nitelediği bir yapı ile Türkiye’yi ilişkilendirdiler. Yine uluslararası medyada bu konuda pekçok yorum yer aldı.
Foreign Policy dergisinde Steven Cook imzalı bir yorumda ABD-Türkiye ilişkileri “arkadaşımsı düşman” ifadesiyle nitelendirildi. Türkiye’nin “Orta Doğu’daki ılımlı gözlemci” konumundan çıkarak, “bölgedeki nüfuzlu oyuncu” konumuna geldiğine işaret edilen yorumda, bu durumun Amerikan çıkarlarıyla bağdaşmadığı ve Türkiye’nin hızla ABD’nin rakibi haline gelmeye başladığı vurgulandı.
Tükiye’nin kendi çıkarlarını korumaya çalışması, bölgesindeki sorunları çözme çabaları, komşularıyla ekonomik ve siyasi işbirlikleri geliştirme gayretleri, ABD ve AB tarafından çok yakından izleniyor ve Türkiye’nin kendi şemsiyeleri altından çıkmasından büyük endişe duyuyorlar.
İran ve Filistin üzerinden Türkiye’ye kurdukları tuzak ile hem Türkiye’nin kendi inisiyatifi ile başlattığı önemli girişimlere sekte vurmayı amaçlıyorlar, hem de Türkiye’ye yönelik olumsuz bir imaj inşa ederek uluslararası camiada yalnızlığa itmek istiyorlar.
Amaçları şu: Bizim yörüngemizden çıkmayın, biz ne istersek onu yapın, sakın kendi iradenizi ve aklınızı kullanmayın.
Türkiye’de “Devlet Aklı”nın bu tuzağı görmesi ve ülkemizin çıkarlarını korumaktan asla vazgeçmemesi gerekir.
Türkiye’nin dış politikada kendi yol haritasını çizerken Batı Bloğundan kopması gerekmez; aksine bölgesinde gücünü ve etkinliğini artırırsa, Batı ile ilişkilerinde eli daha çok güçlenir, sözü daha iyi dinlenir.
Türkiye hem Batı’da hem Doğu’da varolması gereken büyük bir ülkedir. Doğu’nun da, Batı’nın da Türkiye’ye ihtiyacı vardır.

Cansuyu
Diyanet İşleri Başkanlığı
Genel Merkez
kuran dinle
Milli Gazete
Resim ve Video Galeri